« Önceki |

26/8/2009

Dosta Hitap

                                 Süleyman BEYDİLLİ
                                        beydillisuleyman@hotmail.com

            Gecenin karanlığını yırtan bir ses… Uzaklardan, çağlar ötesinden sonsuzluğa uzanan bir ses, bir el, bir yürek…

            Dost sesidir ısıtan içimi. Yazın kavurucu sıcağında bile donan yüreğimdeki sıcaklığın kaynağıdır dost…

            Dost elidir, ötelerden uzanan elime… En zor anımda, en yalnız zamanımda, sıcak bir el uzanır elime… Tutar ellerimden, çeker beni; dipsiz kuyulardan, sonsuz uçurumlardan çeker gibi…

            Dost yüreğidir yüreğime dokunan. Mesafeleri yok eden bir yürek. O yürek ki saflığı kendine has, temizliğiyle beyazdan beyaz, zalime karşı kayadan sert, mazluma karşı bir pamuk… O yürek ki dost dost diye çarpan, kuşlar gibi kanatlanan… Ötelerden kanatlarını çırpa çırpa yüreğimin en güzel meydanına inen…

            Saflık sendedir dost, güzellik sendedir, yiğitlik sendedir. Bilirim bırakmazsın dostlarını yarı yolda, bilirim katarsın güzelliğini kâinata, bilirim durulaştırırsın saflığınla kalpleri…      

            Kim senden uzaksa ziyandadır, ziyanının farkına varmaz; kim sana yakınsa kârdadır, kârının hesabı olmaz!

            Sanki sana doğru uçuyor kuşlar, sanki sana doğru esiyor tüm rüzgârlar, sanki sana doğru açılıyor bütün yollar… Gel diyor ötelerden, uzaklardan, sıcak diyarlardan gel…

            Yüreğinde, makamında bana da yer var mı dost? Geliyorum makamına, geliyorum yüreğine… Bekle geliyorum dost.

            Bana şahitlik eder misin dost Huzur-u İlahi’ de… “Bu garip benim dostumdu, bu kulunu da benden say, ona da cennetini ver” der misin Rabbime?

            Şahit ol dost, söz veriyorum…

            Şefaat et dost, arzumu söylüyorum…

            Bu yürek senden kopmayacak, dostluğumuz sonsuza ulaşacak söz veriyorum.

            Dostluğumu kabul et, bana şefaat et, ahirette beni senden ayırma, arzumu söylüyorum…


Genç Yaklaşım Dergisi' nin Ağustos 2009 sayısında yayınlanmıştır

26/6/2009

KPSS'ye doğru


Süleyman BEYDİLLİ
beydillisuleyman@hotmail.com

 

Sınavlar sınavlar sınavlar… Bitmek tükenmek bilmeyen sınavlar. Bol sınavlı eğitim sistemimiz içinde en çok dikkat çeken sınav şüphesiz ki üniversiteye giriş sınavı. ÖSS sebebiyle yoğun stres yaşayan gençler 14 Haziran’da sınavın yapılmasıyla bir nebze rahata erdiler.

ÖSS’nin sistemi, katsayı adaletsizliği, bölüm ayrımları tartışılırken geçtiğimiz yıl OKS’nin yerini alan SBS ile ilköğretim ikinci kademe öğrencileri de büyük yarışın içine girdiler. SBS ile çocukları büyük bir rekabet içine dahil eden eğitim sistemimiz, eleştirel eğitim söylemlerinden ne kadar uzak olduğunu ispatlıyor. Aksine ezberci, bilgiyi depolayıcı, rekabetçi, sorgulamayan bir eğitim sistemini ve öğrenme anlayışını hedef gösteriyor SBS.

 

Gençlerin umutlarını çalan sınav: KPSS

ÖSS ve SBS kadar dikkati çekmeyen ama en az onlar kadar önemli olan bir sınav daha var ki bu sınav öğrenim sürecini bitirmiş gençleri ilgilendiriyor. Yani devlet şunu diyor: “Okulları bitirmekle, fakülteler okumakla, diplomalar- sertifikalar almakla sınavlardan kurtuluş yok. İş sahibi olmak mı istiyorsun? Şartı sınav.” “Ben şu fakülteyi bitirdim, şöyle yüksek lisans yaptım, böyle doktora yaptım” demen nafile.

Cumartesi ve Pazar günü ülkemizde doğrudan yüz binlerce, dolaylı olarak da milyonlarca kişiyi ilgilendiren Kamu Personel Seçme Sınavı (KPSS) yapılacak. Bu yıl öğretmenlik ve A grubu memurluklar için düzenlenen KPSS ülkemizde plansız eğitimin en somut örneklerinden biridir. Yıllarca okuyan, emek harcayan, okuma yolunda belki de kısıtlı imkânlar içinde büyük harcamalar yapan gençlerin umutlarının çalınışının delilidir. “Çalışma alanı devlet kurumları olsa bile, devlet üniversite mezunlarına iş vermek zorunda değildir” mantığındaki siyasetçilerin sözlerinin ispatıdır. Ülkemizde istihdam kaynaklarının, kalifiye insan gücünün ne kadar içler acısı halde olduğunun göstergesidir.

 

Kim suçlu, kim başarılı?

KPSS’de puanların adaletsizliği kanayan bir başka yara. Meselâ 83 puan alan bir fen bilgisi öğretmeni atanamazken, 55 puan alan bir müzik öğretmeni atanabiliyor. Gerekçe ne? Kadro ve mezun sayıları. Peki, suçlu kim? Atanamayan öğretmen mi yoksa öğretmenleri geçerliği ve güvenirliği düşük bir sınava tabi tutan plansız eğitim zihniyetinin başındakiler mi? Kısacası KPSS gerçek mesleki yeterliliği de ölçmemiş oluyor.

 

İşsizler ordusu eğitim merkezleri:  Üniversiteler

Üniversitelerin mezuniyet törenlerine katılmış veya bu törenlerden en az birini izlemişseniz rektörlerin ve dekanların büyük bir savaş kazanmış komutan edasıyla yaptıkları konuşmalar dikkatinizi çekmiştir. Sanki çok farklı bir iş yapıyorlar. Yapılan törenler her yıl yinelenen gençler için anlık sevinç taşıyan törenler. Yani gençlerimiz için işsizler ordusuna terfi töreni.

Halen uzun vadede eğitim politikalarımızın olmayışı sebebiyle her yıl yüz binlerce gencin hayallerini, hayatını çalan eğitim sistemimiz bu yanılgı ve yanlış yetmezmiş gibi üniversitelerin kontenjanlarını arttırmaya devam ediyor. Bu da demek oluyor ki her yıl KPSS’ye gireceklerin sayısında ciddî artışlar olacaktır.

 

Arkeolog ve kimyager polisler

Geçenlerde açıklandı; bu yıl yine üniversite mezunlarından binlerce polis adayı alınarak polis olarak görevlendirilecekmiş. Polis olacak üniversite mezunları hangi bölümleri okumuş? Arkeoloji, Kimya, Fizik, Eğitim Fakültesi, İktisat, Kamu Yönetimi vs. Devlet büyüklerine sormak gerekiyor madem ki bu gençler polis olacaktı neden kimya okudu, neden arkeoloji eğitimi aldı, neden iktisat bölümünü başarıyla bitirdi? Ya da neden bu gençlere kendi alanlarında istihdam olanağı sağlanmadı da bu insanlar mecburen polis olmayı tercih etti? Arkeolog olmuş, eğitim bilimlerini özümsemiş insanlar neden kendi alanlarında değerlendirilmiyor?

 

Geçmişte yapılan büyük bir hata

Geçmişte öğretmenlik mesleğine çok farklı alanlardan atamalar yapılmıştı. Ziraat, elektrik, makine mühendisleri ve daha birçok bölüm mezunları birkaç aylık pedagoji eğitimi (!) neticesinde öğretmen olmuşlardı. Mühendisini sınıf öğretmeni yapan bir ülkede yaşıyoruz. Sonra da ‘eğitim kalitemiz neden yükselmiyor’ diye feryat ediyoruz. Öğretmen olmayan insanları öğretmen yapan siyasetçiler acaba bu yanlışlarının ülkemizde ne kadar büyük sıkıntıya sebep olduğunun farkındalar mı?

 

Eğitim planları şart

Millî Eğitim Bakanlığı, YÖK, eğitim sendikaları ve meslek örgütlerinin acilen bir araya gelip ülkemiz için hayırlı bir işe imza atma zamanı gelmiştir. Acil bir eğitim planı hazırlanıp en az 30 yıllık bir istihdam taslağı yaparak, meslekî eğitimi teşvik ederek, gerekirse üniversite kontenjanlarında kısıtlamaya giderek, istihdam problemini çözmek için samimî adımlar atılması gerekiyor. Gereken reformlar yapılmazsa önümüzdeki yıllarda üniversite mezunu iş- sizler sebebiyle toplum olarak sosyal patlamalara hazır olmamız gerekir.

Bu vesile ile KPSS’ye girecek adaylara başarılar diliyorum…

Bu yazı 26.06.2009 tarihinde YENİ ASYA gazetesinde yayınlanmıştır

5/6/2009

EDEPSİZLERE BAK HELE

Süleyman BEYDİLLİ

beydillisuleyman@hotmail.com

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan çok da anlayamadığımız bir çıkış yaptı. Partisine AKP diyenleri edepsizlikle suçlayarak, kısaltılacaksa Ak Parti denilmesi gerektiğini vurguladı. Bu çıkışın nedenini tam olarak kestirememekle birlikte Erdoğan’ın seçim çalışmalarındaymış gibi konuştuğunu düşündüm bir an. Sanki bir ay sonra seçim olacak da siyasi rakipleriyle atışmaya girmiş gibi davranıyor sayın başbakan.

Hafızamı yokladım Türkçe hocamızın kısaltmalar konusunda söyledikleri aklıma geldi. Türkçede uygun olan tüm kelimeleri kısaltabilirsiniz. Kısaltmaları da mantıklı olarak, kurallarına uygun yapmalısınız demişti. Kurallardan biri şu: “Kuruluş, kitap, dergi ve yön adlarının kısaltmaları genellikle her kelimenin ilk harfinin büyük olarak yazılmasıyla yapılır.” Aslında AKP şeklinde yapılan kısaltma Türkçedeki kısaltma kurallarına uyuyor.

Dil Derneği Genel Başkanı Sevgi Özel de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kısaltılmış olarak yazımının doğrusunun “Ak Parti” olarak değil “AKP” şeklinde olduğunu söylemiş. Demek ki dil kuralları ve dil bilimciler başbakanın dediğini doğrulamıyor.

Başbakanın bu konuda ani ve birçok kişice anlamsız bir çıkış yapmasının ardında acaba “ak” vurgusunu yapmak istemesi olmasın? Evet, partinin tam adı Adalet ve Kalkınma Partisi ama sürekli “AK” vurgusu ön plana çıkıyor. Yani siyasi ve psikolojik bir mesaj mı bu? Reklamlarda verilen mesajlar gibi yani. Başbakan kadrolarının “ak elli, açık alınlı” olduğunu kastetmek istedi sanırım. Ama üslubu yanlıştı. Adalet ve Kalkınma Partisi’ne AKP diyerek bunu doğru bir şekilde kısaltanları (belki neden bu şekilde kısalttıklarını araştırmadan) edepsizlikle suçlaması başbakana yakışmayan kötü bir tavırdı.

Başbakanın AKP denmemeli açıklamasının ardından internete şöyle bir baktım. Arama motoruna “AKP” yazdım. Bilin bakalım ne çıktı. “Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)” başlıklı bir site adı. Bu site kimin mi? Tabi ki AKP’nin resmi sitesi. Yani Adalet ve Kalkınma Partisi web sitesinde AKP kısaltmasını kullanıyor. Hem AKP'nin, hakkında açılan kapatma davasında Anayasa Mahkemesi'ne gönderdiği cevap metninin bir yerinde "AKP"yi kullandığı ortaya çıktı. Ardından haber sitelerine göz attım, gazetelere baktım. Birçok yerde kullanımının AKP şeklinde olduğunu gördüm.

Bakın edepsizlere bu adamların hiç biri Türkçeyi kullanmayı bilmiyor ısrarla AKP diyor ve yazıyorlar, Başbakanımız da onlara Türkçe dersi veriyor. Komedi programı gibi değil mi? Yeni Türkçe derslerimizin konusunu şimdiden merak ediyorum.

 

29/5/2009

MÜJDE(!) YÖK ÜNİVERSİTELERİN KONTENJANLARINI ARTTIRDI

Süleyman BEYDİLLİ

beydillisuleyman@hotmail.com

YÖK Genel Kurulu üniversite kontenjanlarını arttırdı. Artış devlet üniversitelerinde %15 vakıf üniversitelerinde ise %20 oranında oldu. Hangi bölümde ne kadar artış olduğu konusunda şu an elimizde bir bilgi yok ama inşaallah en kısa zamanda bunu da öğrenmiş oluruz.

Son yıllarda açılan yeni üniversiteler ve arttırılan kontenjanlar nedeniyle üniversite okuyan genç sayımız artıyor. Nitelikten önce niceliğe önem vermenin sonucu olarak görüyorum ben bunu. Üniversitelerin kalitesi tartışılır durumda iken yeniden kontenjan arttırmanın anlamsızlığı sanırım kimsenin gözünden kaçmayacaktır.

Üniversitelerde yeterli öğretim elemanının olmaması, bazı derslerin asistanlarca geçiştirilmesi, teknik birimlerin eksikliği, mekânların fiziki yetersizliği ve daha sayabileceğimiz birçok nedenle okuyan öğrencileri bile memnun edemeyen bir yüksek öğrenim sistemimiz varken, yeni açılan kontenjanlar bu eksikliklerin daha şiddetli bir şekilde hissedilmesine sebep olmayacak mıdır?

Mezun olanlara ne oranda iş verilebilmiş?  Bunun ciddi manada araştırması yapılmış mıdır? Gençler okumuş işsiz pozisyonuna düşürülerek, umutları çalınmaktadır. Ülkemizde ciddi manada bir istihdam sorunu varken üniversite kontenjanlarını arttırmak çözüm müdür? Yoksa tüm işsizler okumuş ve kültürlü olsun gibi bir istekleri mi var büyüklerimizin.

Neden ülkemizde uzun yıllar için hazırlanmış eğitim planları yok. Yoksa var da biz mi bilmiyoruz? Acaba eğitim işleri planlı yürüseydi sürpriz kararlarla kontenjanlar arttırılır ve yeni üniversiteler açılabilir miydi?

Neden günü kurtarma çabasından vazgeçilmiyor ülkemizde? Siyasetçiler ve bürokratlar kendi zamanlarını kurtarma çabası içerisine girip gündemde kalmayı, bazı kesimlerin gözlerini boyamayı belki başarabiliyorlar ancak bu ülkenin geleceğine nasıl bir sosyal patlama hazırladıklarının farkındalar mı?

Kontenjanları arttırmak çözümse, şu anda işsiz üniversite mezunlarının hali kimsenin içini kanatmıyorsa, siyasetçilerimiz ve YÖK herkesi vasıflı işsiz yapmak istiyorsa, ülkenin geleceğini kendi siyasi ve bürokratik konumları için heba etmek istiyorlarsa benim çok daha iyi bir teklifim var: Üniversite giriş sınavını kaldırın, liseden mezun olan herkesi üniversitelere yerleştirin. O zaman siz de kurtulursunuz biz de. Hem üniversite mezunlarından devlet kurumlarında ücretli olarak çalıştırdığınız gençlere artık 500- 600 TL yerine 100- 200 TL verme imkânına da kavuşursunuz. Günde bir ekmek alabilen artık günde yarım ekmek götürür evine. İşsizlik sebebiyle huzuru bozulan yuvalarda huzursuzluk daha da artar.  Üniversite mezunları arasında işsizlik sebebiyle artan ruhsal problemler büyür, milletçe, eğitimli hastalar haline geliriz. Ardından siz de çıkar, biz yönetimde olduğumuz zamanlarda şu kadar üniversite açtık, şu kadar kontenjan arttırdık, ÖSS’yi kaldırdık her genç üniversiteli oldu diye nutuklar atarsınız. Ama size kulak verecek birilerini bulabilir misiniz bilemiyorum. Peki, gençlerin umutlarını çalmanın, gelecekleriyle oynamanın hesabını ahirette nasıl vereceksiniz? Bunu hiç düşündünüz mü?

27/5/2009

FETİH RUHU GÜNÜMÜZ İNSANINA YANSIYOR MU?

Süleyman BEYDİLLİ

beydillisuleyman@hotmail.com

Siz de duyuyor musunuz Allah Allah nidalarını, nal seslerini? Görüyor musunuz gemilerin dağlardan yürütüldüğünü? İşte geliyor Fatih ve erleri. O gün bu gün. Bugün 29 Mayıs. 556 sene önce bugün, şimdi milyonlarca nüfusumuza ev sahipliği yapan o güzide şehrin kapılarını açtı o kutlu komutan ve askerleri.

Heyecanlanıyorum İstanbul’un fethini her andığımda. Öyle basit bir hadise değil ki! Yüzyıllarca kuşatılmış bu şehir, uğruna ne canlar verilmiş… Peygamber (sas) asırlar öncesinden seslenmiş, işaret etmiş, hedef göstermiş, kutlamış fethedenlerini İstanbul’un.  Zira Fatih Sultan Mehmet bizim için bir tane ancak onun erleri her biri birer Fatih… Evet, her biri birer Fatih her biri Süleyman, her biri Yavuz… Kendilerini bir ideale adamanın sebatıyla arkalarından yürüyorlar komutanlarının. Zerre kadar tereddüt yok kazanmaya dair. Kazanmak o zamanlar bu milletin erleri, erenleri için günlük hayattan bir parça çünkü.

Günümüzdeki gibi değil yani. Uzak bir ideal oldu bugün bizim için “kazanmak”! Kazanmayı para ile ödül ile şan ile şöhret ile yarışmalarla kısıtladık zira. Bizim için önemli olan gündemden düşmemek. Günceli takip etmek, güncel olmak. Güncelsen varsın güncel değilsen yoksun bugün. Kültürümle ilgileneyim, ceddimi tanıyayım, yeni bir şeyler üreteyim, halkıma faydalı olayım, özgün eserler ortaya koyayım… Kim yapacak bunları. Hem vakit mi var?

Biz şimdi zaferi Eurovision’da arayalım; bizden olmayan öğelerle. Biz şimdi zaferi yeşil sahalarda arayalım; birbirimizi döverek. Biz şimdi zaferi bizden küçük ülkelerin kapılarında bir anlaşma için bekleyerek arayalım. Biz şimdi zaferi dünya siyasetine yön verenlerin emirleriyle arayalım. Biz şimdi zaferi sağ- sol, alevi-sünni, Kürt-Türk çatışmalarında arayalım. Biz şimdi zaferi “Davos benim için bitmiştir” sözlerinde arayalım…  Biz şimdi zaferi içi boş sloganlarda arayalım. Biz şimdi zaferi şarkılarda, türkülerde arayalım. Arayalım da bulamayalım!

Fetih Marşı’nı bilirsiniz. Ne anlamlı sözlerle gençlerimize hedef ve ideal gösteriyor. Dinlerken tüylerim diken diken oluyor.

Delikanlım işaret aldığın gün atandan

Yürüyeceksin, millet yürüyecek arkandan

Sana selam getirdim Ulubat’lı Hasan’dan

Elde sensin, dilde sen, gönüldesin, baştasın

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.

Demek ki atamızdan işareti alamamışız! Dünyaya adalet dağıtan, dünyayı kendine kültürüyle, askerlik tekniğiyle, merhametiyle hayran bırakan milletin torunları olarak bize verilen işareti göremiyoruz belki de. Bize verilen işaret, bizi farklı kılan ve dedelerimizi dünyaya hâkim kılan değerlerimizdir. Din, ahlak, örf, töre gibi öğelerin farklılıklarından ötürü zamanının en üst kültürüne sahipti atalarımız. Bir bakın saydığım öğeler bizde ne kadar kuvvetli? Dinimizi ne kadar biliyoruz? Ahlakta sefih dünyadan ne kadar farkımız var? Örf, töre kalmış mı?

Büyük ve siyasete yön veren devletler kültüre de yön veriyorlar ve tüm dünyayı tek tipleştirmeye çalışıyorlar. Ancak bu şekilde Müslüman dünyasının gelişimini engelleyeceklerini biliyorlar. Gençlerimizin sadece müzik, dans dediği Avrupa- Amerika kültür öğeleri zamanla yaşam tarzına dönüşüyor, önce geleneği, sonra dini en sonda da geleceği söküp alıyor bizden. Sadece eğlence pazarlamıyor büyük devletler. Eğlence ile beraber Müslümanların farklılıklarını, kuvvet ve kudretlerini de siliyorlar. Bizim gençlerimiz de sadece eğlendiğini zannediyor.  Ey gencim sen sadece eğlendiğini mi zannediyorsun? Yanılıyorsun! Senin eğlence diye tabir ettiklerin kültürünü kemirip bitiren, seni özünden koparan oyunlar. Sana eğlence aracı olarak yutturulanların kültürünle beraber seni de yok etme operasyonu olduğunun farkında mısın?

Yürü hala ne diye oyunda oynaştasın?  Yoksa sen atandan işareti almamakta ısrarlı mısın?

Başlıktaki soruyu soralım hep beraber kendimize:  Fetih ruhu günümüz insanına yansıyor mu?