KUR'AN AHLAKI VE SOSYAL ADALET
Gerek ekonomik düzende, gerekse ırk, din ve dil ayrımı gibi kavramlarda büyük bir buhrana giren dünyamızda yaşamın amacı özellikle bazı kesimler ve devletler tarafından neredeyse unutulmuş ve tabiri caizse büyük balık küçük balığı yutar düşüncesi hâkim olmuştur. Avrupa ülkeleri ve ABD’nin sömürgeci zihniyeti maddeten geri kalmış ve artık maneviyata da gereken önemi vermeyen İslam toplumları üzerinde bir tahakküm aracı olmuştur. Günümüzde de devam eden sömürgeciliğin temel amacı siyasî ve askerî yönden güçlü olan ülkelerin dünyanın tüm zenginliklerine vahşice göz dikmesidir. Avrupa devletleri sömürdükleri tüm toplumları ekonomik olarak ezmekle kalmamış kültür yozlaşması neticesinde o toplumların manevi temellerini de yerinden oynatmıştır. Manevi temellerine dinamit konulmuş, toplumlarda da zamanla çözülmeler meydana gelmiş ve sosyal adaletin yaşanılası bir dine sahip olan bu toplumlarda da ezen ve ezilen sınıfı ortaya çıkmaya başlamıştır.
Dünya genelindeki adaletsizlikleri önlemek amacıyla kurulmuş birçok uluslar arası örgüt mevcuttur. Bunlardan biri olan Uluslar Arası Çalışma Örgütü’dür (ILO). Bu örgüt 1919 yılında Versay Antlaşması çerçevesinde Milletler Cemiyeti ile birlikte kuruldu. ILO, 1. Dünya Savaşının meydana getirdiği karmaşa ortamının ancak sosyal adaletle aşılabileceği ilkesi üzerine kurulmuştur. İnsan haklarına saygı, yeterli yaşam standartları, ekonomik güvence üzerine çalışmalar yapan bu örgüt sosyal adaletinde bu kavramlar üzerinde inşa edileceği fikrindedir.
Muhakkak ki, ILO ve benzer yapılanmaların niyetleri ve söylemleri iyidir. Niyet ve söylemeleri konusunda gerekli çalışmaları da yapmaktadırlar, ancak sosyal adalet konusunda kulak vermemiz gereken öyle bir kaynağımız var ki, o çağrıları görmezden gelmek açık bir yanılgı olacaktır.
Adalet kavramı dinin temelini oluşturur. İnsanlar arasında herhangi bir ayrım gözetmeden, onlara eşit davranmak gerçek adalettir. Zengin ya da fakir, tanıdığımız ya da yabancı birinin hakları söz konusuysa, haklıdan yana tavır almak adalet kavramının hayatımızdaki önemini gösterir. Allah’a tamamıyla kul olmuş bir insan kendi zararına olsa bile adaletten vazgeçmeyecektir. Nitekim Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp hevanıza (tutkular) uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” (Nisa Suresi, 135) Ayetten de anlaşılacağı üzere adalet kavramı zengin-fakir ve yakın- uzak ayrımı yapılmadan uygulanırsa gerçek adalet olmaktadır. Toplumsal olarak değerleri ayakta tutmak da ancak bu şekilde mümkün olacaktır.
İslam dininin temelinde sosyal adalet vardır desek sanırım yanlış bir tespit olmaz. Dikkat edilirse dinimizin en çok önem verdiği konuların başında kul hakkı, emek, çalışana saygı, infak gibi konular gelmektedir. Bu kavramları genel olarak hukuk adı altında ele alırsak, Allah’ın (cc) bize sosyal adalet konusundaki emirlerini anlamamız daha kolay olacaktır.
Sosyal adalet dinden ayrı düşünülemeyecek bir kavramdır. Çünkü dinin bütünleştiren yanları vardır. Bütünleştiren yanları olan bir dinin bütünleştirirken ayrıma mahal vermeyecek emirler içerdiği düşünülecek olursa önemli olanın Müslümanlar olarak dinimizin emirlerini yerine getirmemiz konusundaki hassasiyetimiz olduğunu göreceğiz. Tüm müminlerin kardeş olduğu bir dine inanıyoruz. Ancak ne hikmetledir bilinmez son yıllarda zengin Müslümanlarla fakir Müslümanların arasındaki uçurum büyüyor. Gerçeği görmezden gelmek, ancak ve ancak dünyayı kendine karanlık etmektir. Maalesef İslamî çevrede de zenginliğini tahakküm aracı olarak kullanan şahıslara rastlayabiliyoruz. Bir kısım zenginlerimiz kazandıklarını kendilerinden bilme gafletine düşmüş olmalılar ki, ellerindekini Allah rızası için bile verme hususunda tereddüt içinde olabiliyorlar. Bu da herhalde kapitalist ticaretin kurallarına göre oynamaya çalışmak sebebiyle oluyor.
Sosyal adalet ve kul hakkı
Kul hakkını ele alalım. Çok geniş bir kavram olmakla birlikte şöyle tarif edebiliriz: Bir insanın, dini ne olursa olsun bir başka insanın hakları karşısındaki tutumudur.
“Kul hakkı” kavramı iki kelimeden oluşmaktadır, fakat içi o kadar doludur ki… Allah (cc) insanın tövbe etmesi neticesinde günahlarını affedeceğini müjdelerken, “kul hakkıyla huzuruma gelmeyin” demektedir. Rabbimizin bu emri, bize günümüz kavramlarından olan sosyal adaleti dikkate almamız gerektiğini haber veriyor. Allah muhafaza etsin, kul hakkı cennete girmemize mani bile olabilir. Kul hakkından kasıt bütün insanların maddi ve manevi yönden üzerimizde olan haklarıdır. Bu kimi zaman bir miktar para olabilir, kimi zaman karşımıza gıybet olarak çıkar. Bazen kırıcı bir söz, bazen de bir iftira kul hakkı kapsamına girebilir. Önemli olan hangi dinden ve ırktan olursa olsun karşımızdaki insanın haklarına saygı duymak ve bu şekilde hareket etmektir. Sosyal adalet kavramıyla insanların haklarına duyulması gereken saygıyı ve hakkın haklıya verilmesi gerektiğini ifade edilmektedir. İslamî bir terim olan “kul hakkı”da bize benzer öğütler vermektedir. Örneğin bir işçinin bir miktar parasının işveren tarafından verilmemesi kul hakkına girecektir ya da masum bir insana iftira etmek de aynı şekilde kul hakkı kavramıyla tanımlanabilir. Bu gibi durumlar toplum içerisinde huzursuzluğa ve güvensizliğe sebep olacaktır.
Allah rızası için infâk
Öyle bir dinin mensubuyuz ki, insanlar arasındaki uçurumları en aza indirecek İlahî mesajlarla muhatabız. Mesela dinimizde paylaşmanın yeri o kadar önemli ve büyüktür ki, Kur’an-ı Kerim iman ve namazdan sonra infakı emretmektedir. İnfak, Kur’an-ı Kerim’de Allah için vermenin genel adıdır. İnfak ile ilgili şöyle buyrulmuştur: “… İnfâk edeceğiniz bir hayır kendi fâidenizedir. Zaten siz, Allah’ın rızasını aramaktan başka suretle infak etmezsiniz ya (Allah yolunda) maldan harcayacağınız (ın mükâfatı) size (fazlasıyla) ödenecektir. Siz haksızlığa uğratılmayacaksınız.”(Bakara, 272). İnfakın farz olanı zekât, sünnet olanı tasadduktur. Zekât Müslümanlar için farz kılınmış ecri büyük bir ibadettir. Zekât bir in malından belli bir miktarı Allah’ın emrettiği ölçüler ışığında yine Allah’ın rızası için ihtiyaç sahibine verilmesidir. Sadaka da zekât gibi mükâfatı büyük bir ibadettir. Karşılığının Allah tarafından ödenmesi Kur’an-ı Kerim’de garantilenmiştir: “Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah’a karz-ı hasenle ödünç verenler (yok mu). Onlara (mükafatları) kat kat arttırılır. Onlar için çok şerefli bir ecir de vardır.”(Hadîd, 18) Bu köprü zengin ile fakir arasındaki bir yol, bir güzergâh vazifesi görmekte, fakiri zengine, zengini fakire yaklaştırmakta, insanlar arasında samimi duygular oluşturmaktadır. Toplum içerisindeki maddi uçurumları gidermenin asıl yolu zekât köprüsünden geçmekle mümkün olabilir. İslam’ın şartlarından biri olan zekâtla varlıklı olan bir Müslüman Cenab-ı Hakkın kendisine verdiği emanet mallardan Allah rızası için emredilen miktarda bağışlayacak ve bilinçli bir bağışlamayla kendisinin bir vesile olduğunun farkına varacaktır. Bu şekilde fakir insanla kulluk noktasında arasında hiçbir farkının olmadığının farkına varacaktır. Sosyal hayattaki dengeyi tarif ederken Bediüzzaman, “Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede havas ve avam, yani zenginler ve fakirler muvazeneleriyle rahatla yaşarlar” demektedir. “O muvazenenin esası ise havas tabakasında merhamet ve şefkat, aşağısında hürmet ve itaattir.” (Said Nursî, 25. Söz,) ifadesini kullanmaktadır. Şefkat ve merhamet neticesinde zekâtını düzenli olarak veren zengine fakir insan saygı ve hürmet duyacaktır böylelikle toplumda herkes birbirinden emin olacaktır. Zekât ve sadaka İslam’ın ilk yıllarında düzenli olarak veriliyordu. Ancak günümüzde bu gibi konulara gözümüzü kulağımızı kapatarak sosyal adaleti biz sarsıyoruz. Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin vakıf sistemleri İslam dininin infak konusundaki emrini hayata geçirmek noktasında önemli görevler üstlenmişti. Günümüzde bazı yardım dernekleri de bu yönde vazifeler üstlenmekte, özellikle Türkiye merkezli bu dernekler dünyanın dört bir yanındaki ihtiyaç sahipleri ile yardım elini uzatmak isteyen insanlar arasında önemli bir köprü vazifesi görmektedirler.
Sadece Müslümana değil hak eden herkese yardım
İslam dini zekât ve sadakayla Müslümanlar arasındaki uhuvveti pekiştirirken sadakayı İslam kardeşliği sınırları içerisinde bırakmaz. Kur’ân’da buyruluyor ki: “Sizinle din hususunda savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış olanlardan, onlara iyilik ve adâletle davranmanızdan Allah sizi men etmez”.(Mümtehine 8). Peygamber Efendimiz de buyuruyor: “Yeryüzünde bulunanlara merhamet edin ki, göktekiler de sizlere merhamet etsin.” (Tirmizî). İslam dini bu şekilde, dinî bir taassuptan uzak, merhametin en güzel örneklerini işaret etmektedir.
Çalışmanın sosyal adaletle ilişkisi
Çalışmak da dinimizin emirlerinden biridir. Bir insan en azından kimseye muhtaç olmayacak derecede çalışmalı, kendisinin ve ailesinin rızkını aramalıdır. Kur’an- ı Kerim’de Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ve şüphesiz insana çalıştığından başkası yoktur” (Necm Suresi, 39). Çalışmanın İslam açısından en önemli yanı helal kazanç ve yapılan işin hakkının verilmesidir. Peygamber Efendimiz çalışıp helal kazanç elde etmenin önemini şu hadis-i şerifiyle belirtmiştir: “Helal kazanç bir cihaddır” (Câmiu’s Sağır, c.2, s.46). Helal kazanç arayan insana da hakkını vermek de hak gözetmek hususunda kayda değer bir davranıştır. Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur: “İşçinin teri kurumadan hakkını veriniz”. İşçisinin hakkını zamanında ve tam olarak veren bir işveren kendi kazandıklarının helalliğine katkıda bulunacaktır. Çünkü başkasının hakkını gasp ederek elde edilen bir kazanç helal olamaz. Yapılan işin hakkını vermemek büyük bir günahtır. Ebû Hureyre (r.a.), Hz. Peygamber'in şu hadisini nakleder. "Mahşer Günü hesaplaşmada Allah şu üç kişinin karşısında olduğunu buyurur: Adıma söz veren ve sonra sözünde durmayan, hür bir kişiyi satan ve karşılığını yiyen, bir hizmetçi tutan ve emeğinden tam olarak yararlandığı halde karşılığını ödemeyen." (Buharî, Büyû, 106). Ayrıca, İbn Mâce'nin naklettiği bir hadiste de Hz. Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: "İşçinin ücretini, alnının teri kurumadan ödeyin." (İbn Mâce, Rühûn, 4)
Faiz, sosyal ve ekonomik dengeyi bozuyor
Faiz de sosyal adaleti bozan bir para sistemidir. “Sen çalış ben yiyeyim” mantığı üzerine kurulan bir sistem olarak faiz tezgâhı haksız bir kazanç yoludur. Faiz sisteminde bir insanın emeğinin değil, parasının para kazanması söz konusudur. Faiz yedi büyük günahtan biridir. Dinimiz faizi yasaklarken sermayeyi ticaret yoluyla kullanmayı ve üretimi teşvik etmiştir. Ticarette satan ile alanın menfaatleri arasında bir denge söz konusuyken faizli işlemlerde bir tarafın zor durumda olmasından kaynaklanan haksız bir kazanç görülmektedir. Çalışmadan elde edilen kazanç dinimizce haramdır. Bu tarz bir kazanç şekli sosyal adaleti de temelinden sarsacak bir içeriğe sahiptir. Çünkü faiz paranın para kazanma sistemi olduğundan servetin belli bir zümre elinde toplanmasına ve sonuçta insanların sınıflaşmasına sebep olmaktadır.
Dinden bağımsız dünyevî görüşler sosyal adaleti sağlayamıyor
Sosyal adalet mevzusunda bazı düşünür ve diktatörlerin teorilerinin yersiz ve uygulanamaz olduğu görülmüştür. Örneğin Karl Marks ve öteki sosyalistlerin düşüncelerindeki bütün işçilerin aynı seviyede olması ve onların aynı görülmesinin imkânsızlığı komünist ülkelerin ekonomik düzenlerinin yıkılmasıyla ortaya çıkmıştır. Ekonomik açıdan halkın devlete köleleştiren bu sistemin teorisyen ve uygulamacıları, sınıfsız bir toplum oluşturmak düşüncesindeydi. Ancak zamanla işçilerin devlete köle gibi çalıştığı bir sistem ortaya çıktı. Hemen hemen tüm iktisadî kurumların devlet eliyle yönetilmesi sınıfsız toplum yerine aç bir toplum oluşturdu. Oysa bizim dinimizde herkes helal olması şartıyla her tür ticaret yapmakta serbesttir. Devlet-halk sınıflaşması yoktur ve güçlü olanın zayıf olanı köleleştirilmesi kesinlikle yasaklanmıştır. İslam dini tam bir dengeyi öngörmektedir. Denge, kâinattaki İlahî düzenin hayatımıza yansıması gereken halidir. Ekonomi ve sosyal hayattaki denge unsuru ise bize şöyle yansımaktadır: Toplum hayatında türlü vazifeler vardır. Her insanın yüklendiği bir vazife ve buna göre de bir mükâfat olmalıdır. Örneğin her topluma her meslekten insanlar, hem yönetici, hem de yönetilen lazımdır. Her biri bir binanın tuğlaları gibidir. Tuğlalardan biri çekilecek olursa binanın içi zarar görecektir. İnsanların bu şekilde vazifelendirilmesi tamamıyla teavün gereğidir. Sosyal hayat bir yardımlaşma zinciri olarak görülebilir. Yardımlaşma da ancak ve ancak herkesin vazifesini tam olarak yapıp rızkına razı olmasıyla mümkün olabilir. Bu yüksek mertebedeki kendi emrindekileri ezeceği anlamına gelmez. Yukarıda da belirttiğim gibi gerek ayet örnekleri, gerekse Efendimizin hadisleri bize bu konuda rehber olacak mahiyettedir.
Devlet yönetimi sosyal adâleti tesis etmeli
Dünya genelinde Müslüman ülke yöneticileri sosyal adalet, insan hakları, temel özgürlükler konusunda örnek olmalıdırlar. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’i ve Peygamber Efendimizin sünnetini kendine rehber eden yöneticiler toplumun huzuru, refahı konusunda merhametli çalışmalara imza atacaklardır.
Vicdanımız ne durumda?
Her insan nefis taşımaktadır ve ömür boyunca nefsiyle bir çatışma halindedir. Nefse uyularak yapılan hataların affı için tövbe kapısı açıktır. Ancak yapılan her hatanın pişmanlığının vicdanı rahatsız etmesi imanın göstergesidir. Vicdan rahatsızlığından yapılan hataya bir daha dönmemek şartıyla tövbe de samimi olursa Cenab-ı Hak tüm günahları affedeceğini vaat ediyor. Vicdanını bir kontrol mekanizması gibi kullanan insanlar günaha düşmemek ve yapılan hatalara geri dönmemek hususunda ısrarlı olurlar. Adâleti bozacak her davranış insan vicdanını rahatsız etmeli ve yaptığı haksızlıktan vazgeçmek için tövbe kapısına sığınmalıdır.
Çözüm Kur’an ahlâkında
Emeğin karşılığını vermek, kul hakkı yememek, infak etmek, insanları rahatsız etmemek, mütevazı olmak, hoşgörüyle davranmak, inandığı değerleri savunmak, düşküne ve özellikle yetime el uzatmak, kusur araştırmamak, ayıpları örtmek, gıybet etmemek, fedakâr ve vefakâr olmak, emanete ihanet etmemek, insanların yüreklerini kazanmak, bencil olmamak gibi birçok hususun sosyal ilişkileri düzenlemek ve sosyal adaleti tesis etmek adına önemli yapı taşları olduğunu unutmamalı ve bunları yaşatmak için tüm Müslümanlara büyük vazifeler düştüğünü göz ardı etmemeliyiz. Çözüm Kur’an ahlâkındadır. Ekonomik ve sosyal ilişkilerimizi Kur’an-ı Kerim ve hadisler çerçevesinde düzenleyecek olursak Rabbimizin rızasını kazanma yolunda emin adımlarla ilerlemiş oluruz.